18.05.23
Tüm Dünya Kültürlerinin Mirası Yeşil Adam (The Green Man)
Bugün ki yazımda pagan bir figür olup semavi dinlere de geçmiş olan ‘’The Green Man’’ ya da dilimize çevrilmiş hali ile ‘’Yeşil Adam’’ karakterini ele alacağım. Yeşil adam aslında yalnız Ortadoğu ve Avrupa’da değil Hindistan’dan Anadolu’ya, Avrupa’dan Amerika’ya pek çok yerde kendisini göstermiş bir karakterdir. Elbette bu Yeşil Yaprak suratlı donuk bakışlı insan suratına sahip ‘’sembol’’ farklı zamanlarda, farklı topraklarda ve farklı kültürlerde kendini farklı şekillerde göstermiştir. Ancak gerçek o ki tüm kültürler birbirlerinden beslenmektedir ve bu Yeşil Adam ya da bizim toprakların kültüründe ki ‘’Hızır’’ karakteri de yüzyıllardır var olmuş ve var olmaya devam etmektedir. Yeşil Adam üç önemli özellik taşır: yeşillenme, yeniden doğma ve diriliş. (Evet bence de hepsi aynı anlama geliyor 🙂 )

Yeşil Adam’ı İngiliz folklorunda ve Hristiyan kültüründe daha kilise gibi mimari eserlerde gözlemleyebiliyoruz. 1939 yılında Lady Raglan ‘’The Green Man in Church Architecture’’ isimli kitabı yayınlayarak ‘’The Green Man’’ yani Yeşil Adam’a olan ilgiyi artırdı. Kiliselerde kimi zaman ağzında dal ısıran; insan suratlı ancak bakışlarıyla insan dışı bir varlık hissi yaratan ürkütücü bir bakışa sahip olan tüm suratı yaprak ile kaplı adam (bazen de kadın), Belçika, Hollanda, Fransa ve özellikle İngiltere’de pek çok mimarı yapıda karşımıza çıkıyor. Yeşil Adam 19. Yüzyıl öncesi Avrupa mimarisinde epey yer edinmiş bir figürdür.

Yeşil Adam kimi zaman taşların yontulmasıyla kimi zaman ağaç gövdesinin budanmasıyla ve kimi zaman da mozaikler üzerinde tasvir ediliyor. Günümüz İngilteresinde festivallerde Yeşil Adam kendini ‘’Jack in the Green’’ olarak hatta kimi zaman ‘’Robin Hood’’ miti olarak göstermektedir. Hristiyanlık doğal olarak Pagan inancından pek çok şey almıştır ve bunlardan bir tanesi de tarihi milattan önce 3000’lere dayanan ‘’baharı getiren’’ Yeşil Adam karakteridir. Southwell Minster of Chapter House, Nottinghamshire İngilitere’de 627 yılında yapıldığına inanılan bir katedraldir. Bu katedralde oyulmuş taştan yapılmış birçok yeşil adam figürü ve yine taştan oyulmuş yaprakları görüyorsunuz. Katedral bilinen kilise motiflerinden ayrı olarak sanki daha çok pagan kültürünü yansıtıyor.
17 Nisan 2023 Tarihli Kral Charles’ın taç giyme töreni için hazırlanan davetiye ve davetiyede ki ‘’Yeşil Adam’’ detayı…

Benim ‘’Yeşil Adam’’ ile tanışmam onun varlığından nasıl haberdar olduğum hikayesini kısaca anlatmak istiyorum.
Not: Dikkatinizi çekerim. Ben Tarihçi değilim. Ben kendi yaşadıklarım, araştırmalarım ve aldığım duyumlar sonucu varmış olduğum kanaati sizinle paylaşan ana mesleği tacirlik olan bir kişiyim. Okumanızı bu bilgi yapmanızı rica ederim.
Nereden Nereye Yeşil Adam

Ben işim gereği araba ile sık yolculuk yapmaktayım. Bu yolculuklarım esnasında Youtube’dan ilgi alanım konuları, ülke/dünya gündemini vesaire dinlerim. Elbette bir zaman sonra Youtube’da izlenecek bir şey kalmıyor ve kalitesiz içerik izlemeye dönüyor insan. Bu problemi aşmak için Storytel isimli aplikasyonu indirdim. Bu aplikasyondan kitap ‘’dinleyebiliyorsunuz.’’ Düşünsenize İstanbul’dan İzmir’e seyahate çıkıyorsunuz ve bu seyahat boyunca bir; belki iki kitap bitiriyorsunuz. Müthiş bir şey. Elbette dinlemenin, okumak kadar yararlı ve akılda kalıcı olmadığını kanaatinde olduğunu da söylemek zorundayım.
Neyse, Youtube’da takip ettiğim kanallardan bir tanesi de Pelin Çift isimli sunucunun Gündem Ötesi isimli programıdır. Burada bahsedilen konular genelde ilgi alanım içinde kalıyor. Hele ki son birkaç aydır derin araştırmaya girmiş olduğum ve okumalarımı ve aldığım eğitimleri de ezoterik çalışmalara yönelttiğim bu zamanda programı daha fazla takip eder oldum. Gündem Ötesi programlarından birini izlerken Erhan Altunay isimli araştırmacı yazarın varlığından haberim oldu. O bölümde ‘’Ölü Deniz Yazmalarından’’ bahsediyordu. Pelin Çift’in misafiri Erhan Altunay’ı dinlerken, kendisinin bilgili bir insan olduğuna kanaati getirdim. Bir şeyler öğrenebileceğim biri… Youtube’dan Erhan Altunay’ın tüm videolarını izlemeye başladım. Kendisi hem İstanbul tarihinde hem ezoterizm alanında kendini geliştirmiş, Fransızca ve Latince bilen bir kişi olduğunu öğrendim.

İşte yine bir İstanbul İzmir seyahatinde, Storytel’de dinleyecek kitap araştırırken Erhan Altunay’ın kitaplarını buldum. Pelin Çift ile birlikte yazılmış olan bu kitap İstanbul’un tarihini anlatıyordu. Hatta son bölümlere doğru İstanbul’un 1. Dünya Savaşı Sonrası itilaf devletleri tarafından işgal edilme sürecini anlatıyordu.
Konuya kısacık ara vererek bir konuyu ele almak istiyorum. Türk milletinin, Türk gençliğinin Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilk yılları dönemini yeterince araştırmadığını düşünüyorum. Ben ki okumayı seven biri olarak bile, bu dönemi pek araştırmış birisi değilim. Oysa ki Türkiye’nin ruhunun kavrulduğu yer tam olarak o dönemlere denk geliyor. Araştıralım dostlar!
Kitabı yol boyunca dinleyip bitirdim. Sonra diğer kitaplarına geçtim. Benim kitap biriktirme hobim var. Ara sıra obsesifçe gelse de bu hobimi seviyorum ve gittiği kadar (belki bir Şems çıkar da Mevlana’nın kitaplarını suya attığı gibi benim kitapları da atar J ). Yani dijital okuduğum kitap ve pdf.’leri ya da Storytel’de dinlediğim kitapları yine de satın alırım ve kütüphaneme koyarım. İzmir’de dolanırken, bir sonra ki toplantım arasında vaktim olduğunu görüp direksiyonu Bornova’da üstü açık AVM olan Forum’a kırdım. Amacım D&R’a gidip Erhan Altunay’ın yazdığı ‘’Paganizm 1’’ ve ‘’İstanbul’un Gizli Tarihi’’ kitaplarını almaktı. D&R’a girdim ve ilgili çalışana Erhan Altunay’ın kitaplarını sordum. Bu kitapların olmadığını söyledi ancak başka kitapları vardı. Beni yazarın kitaplarının bulunduğu bölüme götürdü. ‘’Masalcı’’ isimli kitabı elime geçti. Kitabın içeriğini okurken elime bir kitap daha verdi. Bu da ‘’Kadim Cadılık Öğretisi WICCA’’ idi. Adamın tarzını sevdiğim için zaten ‘’muhtemelen tüm kitaplarını alırım’’ diye düşünüyordum birde D&R’cı arkadaş bana ikinci kitapta %60 indirim olduğu söyleyince direk alayım dedim. Adam yanımdan kısa süre kayboldu. Bende ikinci kitabın içinden okumalar yaparken, kısa süre sonra yanında bir kadın ile birlikte belirdi. Çalışan kadına dedi ki ‘’Erhan Altunay’ın başka kitabı kalmadı maalesef’’. ‘’İkisini de (beni kastederek) beyefendi alıyor’’ diye söyledi. Ben kafamı çevirip kadına gülümseyerek ‘’bugün şanssız günündesin’’ bakışı attım. İlk başta kitapları ona vermeye niyetim yoktu. Ancak kadının çok üzüldüğünü gördüm. Kadın dedi ki ‘’Ben yarın Erhan ile görüşecektim. Ona kitap imzalatmak istiyordum. Kötü oldu bu.’’ dedi. Kadın öyle söyleyince fikrimi değiştirip iki kitabı da kadına uzattım ‘’O zaman alabilirsiniz’’. Kadın emin olup olmadığımı sordu. Benim için problem değildi. En kötü akşam online sipariş verirdim sonuçta. Kadın teşekkür etti ve bana dedi ki. Bu iyiliğiniz karşılığında size Erhan’ın imzalı bir kitabını göndermek istiyorum dedi ve durumu anlattı ‘’Erhan benim uzun yıllardır arkadaşım. Kendisi ile yarın İstanbul’da buluşacağız. Ona sizin içinde bir kitap imzalamasını isteyeceğim.’’ Ancak bu mümkün değildi çünkü bulunduğumuz yerde başka kitabı yoktu. Bunu (konuşma sırasında ismini de söylemişti) İpek hanıma söyledim. Yine konuşma sırasında bir gün sonra İstanbul’a döneceğimi söylemiştim. ‘’Erhan beye bir İzmirli’den selam söyleyin yeter’’ dedim. Sohbet sırasında bir gün sonra İstanbul’a döneceğimi söyledim. Bana dedi ki ‘’O halde siz yarın kendiniz imzalatacaksınız. ‘’ Peki o nasıl olacaktı? Kadın ekleyerek daha değerli bir şey söyledi. ‘’Erhan, yarın Aya Yorgi Kilisesinde bir etkinliğe konuşmacı olarak katılacak. Sizde oraya gidip orada bugün yaşanan olayı anlatıp kendisinden imzalı kitap alacaksınız, ben ona bugün kitapları bana verdiğinizi anlatacağım’’. İmzalı kitap almak benim için çok önem arz etmiyordu ancak ilgimi çekmiş bir adamın etkinliğine katılabileceğimi düşündüm. Hem de yaşanmış olan ‘’tesadüfü’’ bana tanrılardan bir mesaj olarak kabul ettim. Sonuçta tesadüf diye bir şey yoktur…

Bir gün sonra kendimi ‘’Aya Yorgi Kilisesinde Erhan Altunay Aya Yorgi Kültü’’ etkinliğinde buldum. Tarih 8 Nisan 2023’tü. Bu arada İstanbul’da hatta Türkiye’de birçok Aya Yorgi kilisesi ve meydanı vesaire olduğunu belirtmeliyim. Bende bir İzmirli olarak İzmir ve çevresinde birkaç Aya Yorgi Koyu biliyorum. Bu durum iki kere yanlış adrese gitmeme sebep oldu ancak geç de olsa Edirne Kapı Aya Yorgi Kilisesini buldum.

Kilisenin üst katında bir toplantı odası gibi bir bölümde kapı açık etkinlik devam ediyordu. Erhan hoca ve yanında ki hoca ile selamlaşıp boş bir sandalyeye oturdum. İçerde yaklaşık 15 kişi vardı. Etkinliğin ismi ‘’Aya Yorgi Kültü’’ ismi başta sıkıcı gibi gelmişti (Aya Yorgi benim için gençliğimde Çeşme’de partilenen beach club’ların bulunduğu alandı) ancak anlatılanları dinlerken aslında çok önemli bir konu olduğunu kavradım. Sıkıcı bir tarih anlatılmıyor iki bilgili insanın (yanında ki hoca affetsin ismini kaydetmemişim) doğru kulaklara verdiği önemli bilgiler anlatılıyordu. Konuyu dinlerken neden ‘’Aya Yorgi’’ kilisesinde buluştuğumuzu anladım. Çünkü Aya Yorgi, Ortodoksların ‘’St. George’’uydu. St. George Katoliklerin kullandığı bir sembol olan ‘’At üstünde ejderhayı alt eden aziz ya da şövalye’’ idi. Bunlara sembol diyorum çünkü bu kişilerin yaşadığı kanıtlanamıyor. Yaşamış olsalar bile efsaneleştirilmiş karakterlere dönüştükleri için gerçekte yaşamış kişiler ile bağlantıları bir yerde kopmuştur. İşte Erhan Altunay, bu aziz tarafından ezilen ejderha figürünün ‘’kış mevsiminin öldürülüp güneşi yani baharı getiren aziz’’ sembolü olduğunu söyledi. Ben yıllar önce bu sembolü ‘’EGOSUNU öldüren’’ adam olarak algılamıştım. Bu sembolü ilk nerede duyduğumun da aslında güzel bir hikayesi var ona da çok kısa değineyim;

Venice Beach’te St. George ile Tanışmak

Los Angeles Venice Beach’te iki arkadaşımla dolanıyorduk. 2016 senesiydi. O gün kapitalist dünyanın merkezi olan ABD’de, benim açımdan, enteresan bir gün yaşanacaktı. Bir süredir canım sıkkındı. Zaten bu sıkkınlıktan kurtulmak için Westwood’tan Venice’e gidip hava değişimi aramaktaydım. Çocuklarla Venice Beach üzerinde ki sokak satıcılarını dolanırken Vietnamlı olduğunu tahmin ettiğim bir çift gözlük satıyordu. Çocuklar gözlükleri deniyorlardı ben düşük enerjimle bir iki adım dışardan onları izliyordum. Satıcı kadın yanıma geldi ve bana bir gözlük uzattı. Bunu tak diye işaret yaptı. Almayacağımı söyledim ama ısrar etti. Kadının ısrarlı bakışları ile gözlüğü taktım ve kadına bakıp olabildiğince gülümsedim. Sonra gözlüğü çıkartıp kadına uzattım. Kadın bu gözlük artık senin dedi. Vermek için ısrar ettim ancak beni alanından kovdu. Bu yaşanmış enteresan olayın neden yaşandığını anlamlandırmaya çalışırken sokakta yerde duran karşımıza kendine has üslubu ile yaratılmış sanat eserleri çıktı.

Sokağın ortasında sahipsiz gibi duruyorlardı. Ortada bir sanatçı yoktu ancak sanatçının eserleri gerçekten ilgi çekiciydi. Üçümüz de eserleri beğenmiştik. Belki de tezgahtar olsa alacaktık. O sırada birisinin bize seslendiğini fark ettik.

Kafamızı çevirip arkada baktığımızda bir adamın arkadaki üç katlı binanın ikinci katında Venice sahilinde bakan penceresinden çıkmış bize ‘’gel gel’’ diye el kol yaptığını gördük. Ne olduğunu anlamayınca adam ‘’o eserleri ben yaptım’’ diye bağırdı. Binaya gittik ve güler yüzlü bizden bir iki yaş büyük gibi duran Türk’e de benzeyen adam bizi içeri aldı. Adamın ismi Dcastro’idi. Brezilyalı bir sanatçı olduğunu öğrendik. Dcastro konuşkan biriydi. İçinde yaşıyor olduğu binanın ilk Amerikalı kadın balerine ait olduğunu söyledi. Kadın feci bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Dcastro, tüm binayı sanat eserlerine bir vitrin olarak bir galeri olarak kullanıyordu. (Ah ben olsam ne güzel subleasing yapardım). Sanatçılar gerçekten bu kadar para kazanıyorlar mıydı ya? Düşünün Venice beach gibi popüler bir yerde birkaç katlı binadasınız ve bunu resimler göstermek için kullanıyorsunuz. Saygı! Kendimizi bir anda müze gezer gibi Dcastro’nun bize eserlerini tek tek tanıtırken bulduk. Eserleri tek tek anlatırken, ışıkları kapatıyor (çünkü ışıkları kapatınca eserler başka bir şekle bürünüyordu), arkadan her esere göre özel ayarlanmış Beethoven klasik müziği veriyor ve eserin hikayesini birkaç dakika anlatıyordu. İyi bir Katolik olduğunu düşündüm çünkü kimi eserleri Hristiyan kültüründen alınmış dini motifli, elbette kendi tarzını yansıtan, eserlerdi. Lütfen sayfasına buraya tıklayarak bir göz atın (Ama sonra dönün haa J). Ayak üstü müthiş bir deneyim yaşıyorduk. En güzeli spontane gelişenlerdir, sizce de öyle değil mi? Yaklaşık 30 dakika eserleri anlattıktan sonra ofisine geçtik. Orada sohbet etme fırsatı bulduk. Bizim nereli olduğumuzu ve isimlerimizi sorunca ben ‘’Türk’üz’’ dedim ve ismimi söyledim; Ogün (Ogun diye seslendirerek). İsmimi söyleyince şaşırdı ve bir anda önümde bir illüzyonist ’in izleyenlerini selamlamasını andıran şekilde eğildi. Ben ‘’bu sanatçılar enteresan kafalar yaşıyor’’ düşünürken durumu açıkladı: ‘’Ogun, Afrikalı bir savaş tanrısıdır’’. İşte bu savaş tanrısı (her pagan tanrı gibi göç ederek) Brezilya’ya Ogum diye geçmiş ve bu Ogum bir inanca göre ‘’Saint George’’u simgeliyormuş. İşte bende Türkiye’de ve Yunanistan’da çokça görmüş olduğum ejderha öldüren azizin isminin ne olduğu ilk Dcastro sayesinde öğrenmiş olmuştum. Dcastro’nun benzetmesi tabii ki bir kültürel tanrıyla ilişkilendiğim için hoşuma gitti. Hatta hem Vietnamlı kadının hediyesi hem Dcastroyla olan iletişimimiz bana müthiş bir motivasyon vermişti. Dcastro’dan üçümüzde küçük eserler alıp ayrıldık. Zaten sonrasında kendisi ile arkadaş olacak, çekecek olduğum kısa filmde onun bir eserini de kullanacaktım.

Sonuç
Dcastro’nun da teyit ettiği gibi bu ‘’Aya Yorgi’’ karakteri aslında muhtemelen Rum Hristiyanlara da başka kültürlerden geçmişti ve bunun pagan kaynağı da baharı getiren yeşil adamdı ‘’Yeşil Adam’’. Bu yeşil adam kadim Mısırda ki yeşil olarak tasvir edilen yeniden doğma ve büyümeyi simgeleyen tanrı ‘’Osiris’’, Türk-İslam coğrafyasında ‘’Hızır’’ ya da ‘’Hızır Ali’’ olarak geçmişti. Bahar kutlamaları elbette yalnız semavi dinlerde değil öncesinde pagan çağlardan gelen bir gelenekti. Ve semavi dinler kendi kültürlerine göre tekrar yorumlamış ve halk arasında efsanelerin doğmasına olanak sağlamıştı. Hiçbir şey kendi kendine doğmaz, bir öncekinin gelişmiş hali olarak ortaya çıkar.

C. G. Jung’ta tüm efsanelerin (bkz: Dört Arketip) aslında tek hikâyeyi anlattığını söylemiyor muydu? D&R’da tanıştığım İpek hanım beni müthiş bir etkinliğe yönlendirmişti. Burada öğrendiklerim bana araştıracak yeni kapılar açtı. Bir konunun ucundan tutmak aslında meraklı bir insan için pek zor değil. Ancak tabii ki o konuyu derinlemesine araştırmak çok farklı bir konu. Kimileri yalnız bir sırrı açığa çıkarabilmek için tüm hayatını sırrın peşinden koşarak harcar. Sabır zaman ve adanmışlık gerektirir. Benden şimdilik bu kadar.
Bilinç bilgi ve birlik ile…
Kaynakça
https://www.mikeharding.co.uk/greenman/web-links/
https://en.wikipedia.org/wiki/Green_Man
https://thecritic.co.uk/the-green-man-is-a-christian-symbol/