İlk Rolex’imi Nasıl ve Neden Aldım?
Bir Rolex saate sahip olmak insana her zaman iyi hissettirir. Rolex saat kolda olduğu zaman insan aynı bankada parası varmış gibi güvende hisseder. Tabii gece yarısı karanlık ve tehlikeli bir mahallede tek başına yürüyor olmadığınız takdirde 🙂 Rolex saat gerçekten bir ekoldür. Asla yalnız fiyatı ile ölçülemeyecek asalete sahip, insanı derin düşünmeye iten bir markadır. Oy hakkım olsa dünya mirası sayılması için oy bile verebilirdim.
Aralık 2022’de ‘’Neden Bir Rolex’e Sahip Olmalısın?’’ konulu bir blog yazısı hazırlamıştım. Rolex’e sahip olmanın ‘’lüks tüketim’’ ile alakalı olmadığını daha derin (ve aynı zamanda kârlı) sebeplerden ötürü Rolex sahibi olmanın mantıklı bir yatırım olacağından bahsetmiştim. Tabii yazıyı yazdığım dönemde Rolex fiyatları dolar enflasyonu ve ürün yetersizliği sebebi ile hızlı bir artış gösteriyordu. Günümüzde ise Rolex fiyatları düşüş trendinde olmakla birlikte ileriye yönelik her zaman iyi bir yatırım olmaktadır. Piyasalar böyledir, yükselir ve düşer… Rolex altına yatırım yapmak gibidir. Dolardan ise değerlidir. Ben bugün ki yazımda Rolex markasının nasıl gittiğini ele almayacağım. Rolex zaten bildiğiniz gibi orta-uzun vadede her daim kazançlı bir yatırım olacaktır. Ben bugün burada neden ve nasıl ilk Rolex saatimi aldığımı anlatmak istiyorum. Bu yazıya bir lüks tüketim blog yazısı olarak değil bir hayat felsefesi (ve tecrübesi) olarak ele alınması gerektiğini düşünüyorum.
Neden Bir Rolex Aldım?
Saat alım satımı işi benim profesyonel olarak yaptığım bir şey değil. Ben profesyonel olarak paslanmaz çelik yarı mamül satışıdır ve son yıllarda paslanmaz termos matara da satarak son kullanıcıya ulaşıyorum. Aslında Rolex’in de çoğu modeli paslanmaz ama ona henüz giremedik 🙂 Ben aslında lüks tüketime karşı duruşu olan birisiyim. Elbette insan kendi personasını göstereceği (yaratacağı) şekilde kıyafetler giymeli, işine, hayatına, tarzına uyumlu şekilde giyinmeli aksesuarlara sahip olmalı (bkz: Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol). Evi ve arabası da kendisini yansıtmalı. Ancak bu demek olmuyor ki lüks tüketim bir hayat tarzı anlamına gelmeli.
Biz insanlar marka ürün alırız ve bunun belli sebepleri vardır. Ancak aslında en önemli sebebi bizim o markanın repütasyonunu almamızdır. Bir Rolex saati almak isteriz, evet çok kalitelidir; Avrupalı zeka ve ellerin birleşimi ile üretilmiştir o şaheser… Ancak üzerinde ROLEX yazmıyor ise manası pekala azalacaktır. Düşünsenize adam Çin’de saat üretiyor ve onun üzerine Rolex damgası basıyor (Fake Rolex). Rolex insana güç vermeseydi o Çinli abimiz kendi markasının üzerine basıp kendi markasının tanıtmak istemez miydi? Burada benim ayrıştığım nokta şurada ortaya çıkıyor; DENGE’de. Evet markaların gücünden yararlanılabilir, bu iyidir. Ancak çizgiyi aşmadığın sürece. Eğer ki markanın ve lüksün altında ezilecek bir kişiysen, yani o marka senin üzerinde ‘’ben markayım’’ diye sırıtıyor ve bağırıyor ve senin karakterini yok sayıp yalnız kendisini gösteriyor ise ortada bir sıkıntı var demektir. Kullandığımız markaların bizden üstün olmaması gerekir. Bizi yansıtmaları, bizim dünyaya karşı duruşumuza katkı sağlamaları beklenir.
İşte ben de tam olarak bu yüzden Rolex almaya niyetlenmiştim. Çünkü koluma bir Rolex takmaya hak kazanmıştım. Bir Rolex’e sahip olma fikri hoşuma da gidiyordu. O dönemlerde ABD’de yaşamaktaydım. Yani Rolex almaya karar verdiğim dönemlerdi. 2018 yılı idi. ABD’de birçok iş ile meşgul idim. Bu işler aslında para kazandığım (evet para kazanmadığım işlerle de ilgileniyordum) genelde ‘’hustle’’ denebilecek oturaklı olmayan iş modelleriydi. Daha çok hayatta kalmamızı sağlayan işlerdi bunlar. Ancak bu tarz işler birleşince ve biz çok çalışınca (biz diyorum çünkü orada ben ve dostlarım ile beraber aynı sınavları veriyordur) olay yalnız hayattan kalmaktan çıkıp sermaye biriktirmeye geldi.
Zaten sermaye olmadan kimliğini destekleyecek marka alışverişlerini yapamazsın. Kapitalizm yerilir ancak dünyanın içinde bulunduğu durum bu ise buna karşı gelmek çok da mantıklı gözükmüyor. ”Kapitalizm = Günah” diyemiyorum. Çünkü kapitalizm gerçek manada dünyanın gelişmesini sağlayan şeydir. Kimileri kapitalizm çökmekte olduğu söylüyor ancak anlayamadıklar şey aslında şu; Kapitalizm yokken de kapitalizm vardı. Kapitalizm alında Adam Smith’in yarattığı felsefe üzerine kurulmadı. Adam Smith bir tespitte bulundu. İnsan ticari yapısını tespit etti. Bu tespit üzerine ardılları Kapitalizm dedi. Oysa ki bu zaten var olan bir şeydi. İnsanlığın komünist olması mümkün değildir. Yapımıza uygun değildir çünkü. Neyse, zaten artık dünya kutupları kapitalistlerle kapitalistlerin kapışması üzerine…
Ben ABD’ye taşındığımda hayatımda ilk defa ‘’alın teri ile’’ sermaye biriktirmeye başladım. Öncesinde de çalışıyordum ancak eşek gibi çalışmanın ne olduğunu orada idrak ettim (eşekleri çok severim ve iş gücüne saygım sonsuz.) Bu sermayenin gelir kaynak kapıları; Uber (ya da Lyft) şoförlüğü, food delivery (haydaa Rolex nere ayak işleri nere dediğinizi duyar gibiyim, belki sonra bu konuda da derinleşiriz) akabinde zamanımın ötesine geçen Airbnb ile Subleasing işi + Amazon’da kitap satışı işi ve tabii ki her daim gelir kapılarına ve girişimlere açık olma zihniyeti…
Zamanımın ötesine geçen işler derken şunu kastediyorum; Uber şoförlüğünden örneğin full time çalışarak ayda 7000-8000usd kazanılabiliyordu. Bu fena bir para değildi. Ancak Sonuçta direksiyon sallamak zaman ile kısıtlı. Günde 24 saat çalışsan (teoride) ayda 720 saat yapar ancak 721 saat yapamazsın. Çünkü o kadar saat yok. Yani Uber şoförlüğü (herkesin yapabildiği bu yüzden ayrışamayacağın bir iş olmasının yanında) sınırlı getiri elde edilebilecek bir işti. İşte maximum 15bin usd kazan. Ama büyütemezsin.

İşte Amazon ve Airbnb iş modellerinde durum böyle değildi. Bu iş modellerinde ‘’Sky is the Limit’’… Ya da şu da olur ‘’ne kadar ekmek o kadar köfte…’’. İşte bu iş modelleri cebe gerçekten para bırakan iş modelleri oldu.
Ben iş hayatımda babamın yanında çalışarak başladım. 2007 senesiydi, İstanbul’a taşındığım sene… Bir tüccar ve stokçu çocuğu olarak alınan ürünün ileride değerlenebileceğini orada öğrenmiştim. Bir Rolex’e sahip olma arzusunu işte bu mantığa oturtunca ‘’evet onu almalıyım diye kafamda’’ kurgulamaya başladım. Eğer ki bir ürün gelecekte değer kaybedecek ise o iyi bir yatırım olmuyor. Zevk için alabilirsin tabii ancak yatırım demek doğru olmaz. Yakın zamana kadar sıfır araba almak bana ‘’delilik’’ gibi geliyordu mesela. Düşünsene aldığın an arabanın fiyatı galeriden çıktığın saniye düşüyor. Ancak son dönemlerde Türkiye’de araba pazarının çıldırmış olması bu düşüncemi doğal olarak değiştirdi. İşin aslı pandemi dönemin günümüze ekonomi ve finans piyasaları bana çok şey öğretti…
Oluşan Sermaye Nereye Aktı?
Neyse sonuçta ben ABD’de yaşarken para biriktirme kabiliyetine sahip olmuştum. 2018 yılında Türkiye’ye döndüğümde ise sermayemi yatıracak yerler araştırırken kendime bir söz verdim. Ne olursa olsun ben bir Rolex sahibi olacaktım. Bu benim için yalnız yatırım değil kişisel tatmin de olacaktı. Çünkü 30 yaşına gelmeden kendi alın terim ile kazandığım parayla bir rolex almak beni çok tatmin edecekti. Zaten alın teriyle alınmaz ise ne yeterince tatmin eder ne de bu yazıları yazdırır. Belki şöyle bir tweet atabilirdim ‘’Babam bana Rolex attı çok mutluyum 🙂 ‘’. Sermayemi 3’ böldüm (diğer ikisi ile kendi işimi kurdum ve Withco’ya yatırım yapıp Co-Founder oldum). İşte kalan sermaye ile Rolex alma vaktim gelmişti.

Araştırmaya koyuldum. Daha önce hiç kaliteli saat almamıştım. İşin aslı Rolex dükkanına girmişliğim yoktu. Hatta sokakta yanından geçerken biraz çekinirdim bakmaya. ‘’Window Shopper’’ tribi yaşamayı sevmem 🙂 Ancak içinde bulunduğum anda en azından o dükkana girmeye yüreğim vardı. İzmir’de, bilen bilir, Külahçıoğlu Rolex (Adamın isminde bile Rolex bayiisi olacak bir hava yok mu?) vardır. Oraya gidip satışçı arkadaşa ‘’bir Rolex almak istediğimi’’ söyledim. Bütçemi söyledim: 5000usd (aslında o kadar param da yoktu 3000 4000usd m vardı). Satışçı bu paralara maalesef sıfır Rolex alamayacağımı söyledi. Biraz sohbet edip Rolex modelleri hakkında bilgiler öğrenmiştim. Çok yararlı bir adım atmıştım. Air King, Oyster Perpetual, Daytona, Submariner vs… Bilirsiniz bir işin içine girdikçe girilir. Dışarıdan bakmak kolaydır ancak işi öğrenmek farklı bir çaba gerektirir. Bu Rolex alırken de geçerlidir. Ben Külahçıoğlundayken ‘’hangi Rolex’i alacağım’’ sorusu ortaya çıktı. Sıfır Rolex alamacağımı anlamıştım bir kere. Ancak işin makarası alabilecek olsaydım almayacaktım. İkinci el daha kalitelisini alırdım ama sıfır almazdım. Maksadım belliydi, aldığım ‘’malı’’ ileride daha yüksek bir fiyattan satmak… Bu süre içinde saati takarak kendime ve sevdiklerime (size) 30’umdan önce nasıl da Rolex aldım hikayesini anlatmak…
İkinci el saat nereden alınır diye araştırırken Chrono24.com sitesini buldum. Burada dünyanın her yerinde güvenli satıcılar ikinci el saat alıp satıyorlardı. Ancak ben ilk Rolex’imin Fedex ile ulaşmasını istemiyordum. İlk elden teslim almak daha güvenli olacaktı. Birde Türkiye’ye mal sokmanın zahmetlerini biliyordum. Olur da saat gümrüğe takılırsa sorunsalı ile uğraşmak istemiyordum. Bütçeme göre saat arayışına çıktım. Türkiye, Yunanistan (yakın olduğu için hem diger Ouzo içerim hem saati talıp gelirim) ve Almanya’da ki (iş için gidip geldiğim için) Rolex satıcılarını çıkarttım. Bütçeme göre saatler olduğunu bulmak beni mutlu etti. Hemde istediğim modellerde saatler vardı. Tabii üretim tarihleri biraz eskiydi. Genelde 1990 ile 1999 arası saatler çıkıyordu karşıma. Bilirsiniz ‘’ne kadar ekmek o kadar köfte 🙂 ‘’. Sonuçta birkaç satıcı ile iletişime geçtim. Türkiye bulduklarım hoşuma gitti. Beğendiğim saatleri gidip bizzat incelemeye gittim. Saatin orijinal olduğunu anlayıp anlamayacak kadar saat eksperi değilim. Benim gitmemde ki amaç daha çok saati satan kişiye güvenebilir miyim sorusunu cevaplamaktı. Adamın mekanını görmek, kendisi ile sohbet etmek bir güven ortamı oluşturmak yani. Tabii adamı sevmem de lazım. Sevmezsem almazdım.
İş için İstanbul’a gitmem icap ediyordu (O dönemler İzmir’de yaşıyordum). İstanbul’da, Erenköy tarafında Chrono24’ten Rolex satıcısı buldum. Satıcıyı Google’da araştırdım. Eski bir firmaydı ve yorumlar hep olumluydu. Telefonla arayıp beğenmiş olduğum saat hakkında ‘’Oyster Perpetual Datejust’’ bilgi aldım ve ürünü görmek istediğimi söyledim. İstanbul’da işlerimi bitirince adamın dükkanına gittim. Hatta yanımda ortaklarım da vardı (Arda ve Tunca). Bu arada cebimde dolarlar hazırdı. Bankadan dolar çekmiş bir zarfın içine koymuştum. Adamla anlaşırsak şak diye masaya vuracaktım. Dükkana girdik. İçeri girdiğim gibi kendimi güvende hissettim. Küçük bir dükkan ve cam tezgahın altında 50’den fazla 100’den az Rolex vardı. Adam sadece Rolex satıyordu. Bu saygı duyulması gereken bir şeydi. Müthiş saatler vardı. Benim ilgilendiğim saatte orada duruyordu. Adamla bir süre sohbet ettim. Saati taktım. Çok beğendim. İkizlerden yorum aldım. Üzerime ikinci el ürün almanın verdiği ürperti geldi. Bilirsiniz ikinci el alışverişte her zaman riskleriniz söz konusu olur. Ürün değerinde mi? Ürün orijinal mi? Ürün sağlam mı? Vs. Adamdan izin isteyerek 5 dakika dışarı çıktık.

Ürünün uzmanı olmasam da ürün orijinal duruyordu. İkizler de ürünün orijinal olduğunu düşündüklerini söylediler. Zaten kutusu, sertifikası her şey vardı ve ürün orijinal kokuyordu. Fiyatıda bize iyi görünmüştü. 100 200usd daha indirim alsak fena olmazdı. Adam Smith’in dediği gibi bir ‘’Bir satıcı satabileceği en yüksek fiyattan satmaya çalışırken bir alıcı en düşük fiyattan almaya çalışır, piyasa bu şekilde ortaya çıkar.’’ Cebimden zarfı çıkartıp içinde 200usd çıkartıp arka cebime koydum. İçeri girip adama zarfı uzattım. Adam zarfı açıp içinde ki paraları para sayma makinasına koydu. Telefonda görüşmüş olduğumuzdan 200usd eksik var dedi. Bu kadar çıktı dedim. Çok hoşuna gitmedi ancak kabul etti. El sıkıştık. Ürünü istediğim zaman geri getirebileceğimi söyledi. Temiz bakıldığı takdirde sattığının %20 altına almayı garanti ediyordu. Saati taktım. Kutusunu ve sertifikasını arabanın torpidosuna koydum. Arabayı kullanırken parlayan saatime bakıp kendime teşekkür ettim. ”Helal sana Ogünüm…” Bir süredir hayalini kurduğum saati takmış ve tam hayalini kurduğum gibi saatim kolumda araba ile seyrediyordum. Bağdat caddesi her zaman ki gibi ışıl ışıldı…
Bu konu hakkında sonraki yazımda Rolex’imi neden sattığımı yazacağım.
bilinç bilgi birlik ile…