Nasıl Los Angeles’a Film Çekmeyi Öğrenmek İçin Taşındım?

Okuma Süresi: 4 dakika

Herkese Selam,

Bugün ne oldu da film çekmeyi öğrenmek için Los Angeles’a taşındığımı anlatmak istiyorum. Umarım keyifli bir yazı olur.

Film çekme hayaline çocukluktan beri sahip değildim. Film benim için bir tutku da değildir. Sanat filmlerini, dram filmlerini sevmem. Film festivallerini sıkıcı bulurum. İşin aslı film öğrenmek gibi bir niyetim üniversite sonuna kadar yoktu. Ancak şanslıydım ve çevremde hep film sektöründe çalışmış arkadaşlarım vardı. Hatta en yakın arkadaşlarım filmciydi diyebilirim. Bunların kimileri memleketim İzmir’den arkadaşım ve kimileri de kardeşim Yonca aracılığı ile tanıştığım Ankara tayfasından geliyordu. Bunlardan bana en yakını İzmir’de mahalleden arkadaşım Emrehan Boğaziçi Üniversitesinden mezun olduktan sonra filmci olmaya karar vermişti. Emrehan o dönemde tanıdığım en zeki ve gelecek vadeden kişiydi. Ben üniversitedeysen o ilk filmini çekme girişimlerinde bulunmuştu. Filmin yapımcısıydı ve bir ortağını yine İzmir’den arkadaşım olan Onur’un arkadaşı Kurt Vadisi dizisinde çalışan Beren’i tanıştırmış ve filmde ortak olmalarına vesile olmuştum. Emrehan beni de ortak olarak görmek istediğini söyledi ancak ne param vardı ne de motivasyonum. Sette bulunmamı da istemişti ancak çalıştığım için böyle bir durum da söz konusu olamazdı. Üniversitedeyken de yaz kız babamın şirketinde çalışmaktaydım. Bu hikayeyi anlatma sebebim film çekme tutkusuyla yaşamadığımı belirtmek idi.

Ancak yazmaya her zaman meyilliydim. İşin aslı yazmak beni rahatlatıyordu. Üniversitede romantik bir adamdım ve çok fazla varoluşsal ve duygular sancılar çekiyordum. Derdimi çevreme anlatamadığım vakit kendimi yazmaya vuruyordum. Kusmak gibi bir şeydi. Aklıma ne gelirse yazabildiğim kadar yazıyordum ve zaman içinde, içimde ilerleyen zamanda bir kitap çıkartmak gibi bir hayal oluşmuştu. O yazıların birinde İstanbullu bir üniversite öğrencisinin İzmir’de ki bir müzik festivaline gitmesiyle başlayan bir kısa hikaye yazmıştım. Macera-komedi tadında bir konusu vardı.

Üniversite bittiğinde aile şirketi Zeytinburnu’ndan Dilovası’na taşındığı için bende Beşiktaş’tan Ataşehir’e taşındım. Bu şekilde işe gidiş gelişim daha rahat olacaktı. Hem Ataşehir’de arkadaşlarım olduğu için iyi bir konum olabileceğini düşündüm. Ataşehir’e taşınmadan önce Ankara tayfasından filmci Beril beni Serdar Prem diye biriyle tanıştırdı. Serdar yogiydi. Serdar’ı sevdim ve mentorum olabileceğine karar kıldım. Yogayı ne şu an seviyorum ne de o dönemde seviyordum. Serdar standart bir yoga hocası değil aynı zamanda derinliği-felsefesi olan Hindistan’da uzun zaman geçirmiş eski beyaz yaka bir adamdı. Kendisi danışmanlık da veriyordu. Bir bakıma terapi gibi düşünebilirsiniz. Serdar’la bir seneye yakın görüşmelerimiz oldu. Ve bu görüşmelerin pik yaptığı dönemde Serdar beni Kazdağılarında vuku bulacak bir yoga kampına davet etti. İlk aşamada reddetsemde yalnız yoga olmayacağını felsefesi de olacağını söylediğinde ve gelen grubunun yarısına yakının arkadaşım olduğunu öğrendiğimde (Beril yalnız beni dedi tüm çevresini Premci yapmıştı) keyifli bir tatil olabileceğini düşündüm.

Üniversite dönemi boyunca İzmir Bornova Evka 3 mahallesinden arkadaşlarım Arda ve Tunca ile yurtdışı seyahatlerimiz olmuştu. İtalya, Yunanistan, Almanya, Doğu Avrupa’da çeşitli ülkeleri üçümüz beraber gezmiştik. Bu arada Arda ve Tunca tek yumurta ikizidir. Kendileriyle yeni yerler keşfetme peşindeyken artık Avrupa’da değil de başka diyarlara gitsek iyi olur diye düşünmeye başladık. Ortaya ABD’ye gitme fikri çıktı. Gidip California’yı gezecektik. İkizler daha önce ABD’ye gitmişti ancak ben henüz hiç gidememiştim. Bu fikir beni biraz geriyor ve aynı zamanda heyecanlandırıyordu. Bu işi tam kamptan önce yapmaya karar verdik. Hatta kampa ikizleri de davet ettim ancak kabul etmediler. Bu tatili ayrı bir zamanda başka bir yazıda anlatacağım ancak şimdilik şunu bilmenizi istiyorum. Tatilin son gecesi Los Angeles Venice’i o kadar sevmiş o oradan o kadar ayrılmamak istemiştim ki, Feriköy pazarından aldığım antika Orient saatimi Venice sahilinin kumlarım gömüp adak adar gibi Venice’e dua etmiş ve tanrıya beni yeniden Venice’e göndermesini için yalvarmıştım (Gecenin sabahında kalktığımda pişman olmuş ve gömdüğüm saati geri almak için sahile gitmiştim ancak sahilin bir kısmı kapalı olduğundan girememiştim). Demek ki sarhoşluğun verdiği cesaret ile maddeden kopabilmiştim. Neyse, tatilden Türkiye’ye dönerken hem benim hem de ikizlerin aklında tek bir şey vardı o da bir şekilde kapağı Los Angeles’a atmak ve orada yaşamaktı…

İstanbul’a döndüğümde yalnız bir iki gün dinlenip direk Kazdağlarına: kampa gittim. Kampın yarısı filmciydi. Kampta rahat birkaç gün geçireceğimizi düşünürken Serdar bizi 4 gecede epey çarpmıştı. Bu hikayenin detaylarına da bu yazıda girmeyeceğim ancak kampta yalnız ben değil geri kalan herkes afallamış ve gerçek dünyadan kopup gitmişti. Hatta Serdar kendisi bile çarpılmış bel fıtığı geçirmiş ve kamptan hemen sonra ameliyata girmek zorunda kalmıştı. Kampın üçüncü günü Serdar ”Mauna” isimli bir çalışma yapacağımızı söyledi. Buna göre 24 saat boyunca hiçkimse konuşmayacak okumayacak yazmayacak kısaca kendi içine dönerek kendini dinleyecekti. Yine beraber aktiviteler yapıyorduk ancak öğrencilerden hiçbiri konuşamıyordu. İşte bu aktivitelerden biri de dağda yürüyüş yapmaktı. Ben Mauna boyunca hep kendi kendime güler olmuştum. Dışarıda gördüğüm şeyler hem gözüme komik geliyordu. Birilerine anlatamadığım için kendi kendime düşünüp gülüyordum. Bu dağ yürüyüşünde de aval aval dolanırken aklıma bir anda çılgın bir fikir geldi. Bu fikir sanki bir şimşek çakması gibi ya da bir ilham perisinin kulağıma fısıldayışı gibiydi. Buna göre benim bu yukarıda anlattığım kısa hikayeyi filmleştirmem gerekiyordu. Yani İstanbullu gencin İzmir’e müzik festivaline gidiş hikayesi komedi filmi olmalıydı. Aslında yalnızca bu değil bir anda bu gördüğüm ve güldüğüm her şeyin filme alınması gerektiği hissiyatına kapıldım. Dünyayı kendi gözümden insanlara göstermeliydim.

İstanbul’a döndüğümde bu fikri aklımdan çıkartamıyordum. Çevremde ki insanlara anlatmaya başladım. Berile, Serdara diğerlerine. Kimseye pek mantıklı gelmedi çünkü konuyla alakam yoktu. Ancak tutku işte böyle bir şey. Kimseyi dinlemeyip bu işi gerçekleştirmem gerektiği fikri günden güne içimde büyüyordu. Aynı zamanda Serdarın çarpması sonucu işe de odaklanamaz oldum. Gömleğimi pantolonumun içine sokamaz olmuştum. İstanbul Kadıköy’de bir senaryo okulu buldum ve çünkü hikayemi senaryolaştırmak için önce senaryo yazmayı öğrenmeliydim. Senaryo kursu bir kaç ay sürdü ve konuda giriş için epey yararlı oldu. Ancak bu dönemde ikizlerde de dirsek teması içindeydim. Onlar da İzmir’de yaşıyorlar ve artık duramadıklarını söylüyorlardı. Hatta ABD’de gitmek için çeşitli girişimlerde bulunmaya başlamışlardı bile. Ben de onlarla gitmeliyim diye düşündüm. UCLA’e gideceklerdi ve aynı okulda film eğitimi de veriliyordu. Yıllarca para biriktirmiştim ve 15bin dolar gibi bir sermayem vardı. Karar alınmıştı. ABD’ye gidecek ve film yönetmenliğini öğrenecektim. Ailemle konuştum ve önce İzmir’e döndüm. İzmir’de ikizlerle birlikte tüm ayarlamaları yaptık ve ABD seyahatimizden tam 6 ay sonra yani 2016 Mart ayında kendimizi Los Angeles macerasında bulduk.

IMDB profilime aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.imdb.com/name/nm9937122/

Hakkımda

 

 

Ben Ogün Bence bu blogu açarak güzel bir hareket yaptım. Okumayı ve yazmayı oldum olası sevmişimdir. Artık ailem mi kazandırdı okulda mı kazandım bilmiyorum ama çocukken öncelikle okuma olayı hoşuma giderdi. İlkokulda Harry Potter ve benzerleri gibi romanlar okurken lisede romandan ziyade nasıl kendimi geliştiririm gibi kitaplar okumaya başladım.

Bir cevap bırakın:

Your email address will not be published.

Site Footer