Kıskançlık Duygusunu Faydaya Dönüştür

Okuma Süresi: 5 dakika

Kıskançlık Duygusunu Faydaya Dönüştür

 

‘’Benliğini kullanarak kendinin efendisi olan bir kişi için benliği yakın dostudur, ama benliğinin efendisi olamayanlar için benlikleri savaştıkları düşman gibidir.’’ The Bhagavad Gita (Robert Greene 33 Stratejide Savaş kitabından)

 

Kıskançlığa Giriş 101

 

Geçen senelerde bir arkadaşım ile Fenerbahçe Dalyan sahilde yürümekte ve yakın arkadaşların yaptığı gibi bir birimizin özel hayatını birbirimiz ile paylaşmaktaydık. Yürürken ‘’Büyük Kulüp’’ iskelesine yakın demirlemiş lüks, siyah ve büyük bir motor yat dikkatimi çekti. Bende Dan Brown’un Cehennem kitabında ki kötü karakter olan The Provost’u anımsatmasının yanında içimde kıskançlık duygusu oluşmasına sebep oldu. Arkadaşıma söyledim;

 

-Ne güzel bir yelkenli değil mi?

-Evet çok hoş.

-Sahibini kıskandım.

-Aa sen kıskanır mıydın?

-Herkes kıskanır…

-Hayır, mesela bende hiç kıskançlık duygusu yoktur.

 

Kız ile sohbetimiz devam etti ancak ben kafam bir soru oluşturmuştu; ‘’Kıskançlık duygusunu tanımıyor mu yoksa yalan mı söylüyor?’’. Kıskançlık ve diğer ‘’kötü’’ duygular ya da iyi duygular hepsi insanın doğasında vardır. İnsan tabiri caizse ‘’osurur’’da. Arkadaşım kıskançlık duygusu olmadığını iddia ediyorsa muhtemelen osurmadığını da iddia edecektir…

 

Bana kalırsa kıskanma ve utanma duyguları aynı renk. İkisi de mor. Utanma az pembeye kaçıyor olabilir. Yedi temel kötü duyguya bakalım; Korku, kıskançlık, nefret, intikam, açgözlülük, batıl ve öfke. Bunlar arasında kıskançlık enteresan bir noktadadır. Çünkü örneğin insanın öfkelendiğini duyabilirsiniz, korktuğunu duyabilirsiniz hatta insan kendi söyler ‘’çok öfkelendim…’’ Hatta düşük zekalı toplumlarda ‘’öfke’’ bir güç göstergesidir. İntikam, müthiş bir film konusudur (genre). Hollywood’ta, Türkiye’de her yerde birçok intikam filmi çekilir, intikam yemini edilir ve buna çoğu saygı bile duyar. Ancak kıskançlık pek konuşulmaz. İnsan kıskandığı için kendinden utanır aslında. Kıskançlığın bilinmesi berbat bir olaydır yani. Komik değil mi? İnsanların, bizim, en doğal şeylerimizden olan duygularımız bizim hayatımızı İngilizce tabirle ‘’drive’’ ediyor, bizi bir yere sürükleyip hayatımızı yönlendiriyor ancak biz bunu kabullenmek istemiyoruz. Kendimize bile itiraf edemiyoruz.

 

Kıskanç olduğunu kabul et. Ben kabul ediyorum. Kıskanıyorum. Kıskanç derken senin en bilinen özelliğin ‘’kıskanç’’ olmak değil ancak ara ara çevrendeki insanları, bazı tanılan kişilikleri, kardeşini, başarılı insanları kıskandığın oluyor değil mi? Ben psikolog değilim ancak birini kıskandığımda bende iki farklı tepki oluşuyor; birincisi o kişiyi zihnimde bitiriyorum, yani onun kötü özelliklerini olduğunu, aslında olduğu yeri hak etmediğini ya da tamamen sallamasyon başarı hikayesi olduğunu söylüyorum. İkinci olarak ise hayatta hiçbir şeyin önemli olmadığını söyleyerek kendimi avutuyorum. Yani kıskandığım için aslında önemsediğim şeyleri hayat zaten boş diyerek önemsiz bir konuma indirmeye çabalıyorum. Bu durumlar kıskançlığı kötüye kullandığım zamanlarda oluyor.

 

Kıskançlığı Nasıl Yarara Dönüştürürsün?

 

Üzerinde yıllardır düşünüyorum ve bana kalırsa kıskançlık duygusu pozitife çevrilebilir. Sonuçta kıskanmak aynı zamanda acı veren bir şeydir. İnsanın üzerinden atması kişiye kesin yarar sağlayacaktır. Ben bunu düzenli şekilde yapıyorum. Peki nasıl? Kıskançlık kötü de olsa bir enerji oluşturuyor. Sen dünyanda ‘’o kişiye’’ negatif düşünceler yaratarak bir enerji yaratıyorsun. İşte bu enerji kötüye evrilmezse örneğin YouTube’da başarılı bir kişiye ‘’hater’’lık yapmazsan ya da senin gibi kıskanan (bilinçli ya da bilinçsiz) kişilerle buluşup o kişiyi gömerek kötüye evrilmez ise, o kıskançlıktan doğan yoğun enerjiyi spor salonunda, sokakta, koşarken vücuduma pozitif etki ettirebiliyorum. Kıskançlık hırsa dönüşüyor yani. Veyahut, kıskandığım kişiyi neden kıskandığımı tespit edip (bu hayati derecede önemlidir), eğer ki onun başardığını başarabilir miyim diye soruyorum. Eğer ki başarabiliyorsam kıskançlığımı hırsa dönüştürüp çalışmaya başlıyorum. Enerji yine pozitife dönüyor yani. Eğer ki başaramayacaksam ya da zamanımı buna harcamak istemiyorsam yapılabilecek en iyi şeyin o kişi hakkında iyi söylemlerde bulunmak ve başarısını takdir etmek olduğunu düşüyorum.

 

Unutmayın, Christiano Ronaldo’yu değil, Elon Musk’ı değil; Genelde, etrafımızda başarıyı yakalamış kişileri kıskanırız. Çevremizden kişileri. Çünkü şanslarımızın daha eşit olduğunu düşünürüz. Aynı okulda okuduk, aynı şehirde büyüdük, aynı yaşlardayız, aynı kültürü aldık, aynı üniversite gittik. Eee, o bir Hollywood yıldızı oldu ve ben doğup büyüdüğüm yerde bir kuyumcuda tezgahtarlık yapıyorum. Kulağa adil gelmiyor değil mi? Tanrının her birimiz için yazdığı bir senaryo olduğunu düşünürüm. Bu düşünce beni rahatlatır. Kıskançlığı da uçurup götürür bence. Sadece çok kaderci olmamak lazım onu ayrıca söylemeliyim.

 

Kıskançlığı dindirecek bir taktik daha vermek isterim. Bende işe yarayan bir taktik. O da ‘’Yardım etmek’’. Kıskandığın kişiye yardım edip onun başarısına bir nebze ortak olabilirsin. Bu müthiş bir histir. Sen hiçbir öğretmenin öğrencisini kıskandığını duydun mu? Kardeş kıskanır, baba kıskanır ama öğretmek kıskanmaz… Çünkü o bilir ki onun bu başarıda bir katkısı var. Eğer ki kıskandığın kişiye yardım edemiyorsan, yapılabilecek iyi şeylerden biri çevredekilere yardım etmektir. Ya da bir kediye, belki bir bakım evinde yatan birine. Ne olursa olsun bu ‘’kötü’’ duygunun ortadan kalkmasına destek olacaktır.

 

Bir Kıskançlık Hikayem

 

Gitmeden bir hikâye anlatayım. Yıllar önceydi. 2014 yılı olabilir. Galata’da bir Jazz bardaydık. Hafta içi iş çıkışı bir akşamdı. Galata o yıllarda daha güzeldi… Bir arkadaşım aracılığı ile Ali (kod adı Ali) isimli bir kişiyle tanıştım. Bu kişiyi gördüğüm gibi ona sinir oldum. Bunun sebebi kendisinin müthiş yakışıklı olması ancak aynı zamanda aristokrat bir duruşu olması ve kaliteli giyimi, sarı saçları, neredeyse feminen diyebileceğim güzellikte elleri her şeyi tam olan bir kişiydi. Onunla yemeğe oturduğum ‘’kesin burnu havadadır’’ diye düşünürken, birde o kadar güzel konuştuğunu fark ettim. Adamın şarap içişi, sana bakışı, garsonla konuşması, takım elbisesinin- tüm gün çalışmış olmasına rağmen takımın tertemiz tozsuz jilet gibi durması, oturuşu, yüzüğü her şeyiyken mükemmeli andıran bir kişiliğe sahip olması beni iyice sinirlendirmiş ve kendi içimden de bu arkada bok atamaz hale gelmiştim.

 

O günden sonra ‘’istemesem de’’ Ali ile zaman zaman aynı ortama girmek zorunda kalmıştım. Ne zaman yanımıza gelse başka güzel bir kızla geliyordu ve yabancı arkadaşlarımızla otururken sanki İngiltere’de doğmuş bir asilzade gibi çocuğu gibi kaliteli ve aksansız konuşması canımı sıkıyordu. Adamın teknesi vardı, vücudu kaslıydı, ailesi çok zengindi ve her şeyiyle kaliteli bir herifti. Bari sapık olsa ya da biseksüel olsa diye kafamda fanteziler kuruyordum.

 

Yılbaşı akşamıydı. Berlin’de iki erkek arkadaşımla bir gece klübüne girmeye çalışıyorduk. Kapıdaki kadın bizi almamaya yemin etmiş gibiydi. Tam vazgeçip ayrılacakken bir baktım içerden Ali, yarı çıplak bir şekilde, mekânın sahibi edası ile çıkmış ve ‘’I know these guys, please let them in’’ diye buyurdu. Evet beyaz atlı prensimiz bizi mekâna da almıştı. Karşıma Berlin’de havalı bir şekilde çıkması canımı sıkmıştı. İçeri girdiğimde peki ne mi gördüm? Yıllardır hayallerimi süsleyen bizim yaşlarda, tanınmış bir kadın yönetmen olan, kendisine neredeyse ‘’platonik aşığım’’ diyebileceğim kişi ile el ele tutuşuyorlar, ara ara öpüşüyorlardı. Hay dedim amk ya… Onun yanında bir çok uluslararası kişi vardı ve biz iki arkadaşım ile daha kapalı bir grup imajı çiziyorduk. Bu da pek hoşuma gitmemişti.

 

Ali ara ara aklıma geliyor ve canımın sıkılmasına sebep oluyordu. Sosyal medyada yaşıyor olduğu hayatı görüyordum. Kıskanıyordum adamı. Neden bu kardeşte benim istediğim her şey var diye düşünüyordum. Kendi hayatımı da seviyordum yanlış anlaşılmasın. Ama eleman bende ne varsa üçe katlıyordu. Ben Antonio Salieri isem o Mozart’tı (bkz. Amadeus). Ne yapacaktım. Aklımdan da çıkmıyordu adam. Onu sevmek de istiyordu bir yanım. Onu seversem belki sorunumuz (daha doğrusu benim sorunum) çözülürdü ama eleman bana çok yüz de vermiyordu. Yani yakın arkadaşım, daha doğrusu arkadaşım hiç olmadı. Hep arkadaşımın arkadaşı idi. Bir gün evde takılırken önce bu adamı kıskandığımı kabul ettim. Sonra elime kağıt kalem alıp onu kıskanma sebeplerimi yazmaya başladım. İşte şöyle güzel, böyle karizma vesaire… Ve sonra da elim durmadı ve yazmış olduğum karakter bir anda kısa bir öykünün baş karakterine dönüştü. Ali hakkında önce bir hikâye ve sonra hikayeler yazmaya başladım.  Bilinçsiz bir şekilde gelişmişti olay. Ve ilerleyen dönemde fark ettim ki bu aktivitem kıskançlığımı yavaş yavaş azaltmış ve sonunda ona sevgiye dönüşmüştü… Hikayelere ne mi oldu? Kim bilir belki bir gün gün yüzüne çıkar.

 

Not: Burada bahsetmiş olduğum kişinin gerçek adı Ali değildir ve Aliş Harikalar Diyarında kitabımda yaratmış olduğum Aliş karakteri ile hiçbir ilişkisi yoktur.

 

Sonuç

 

Kıskanç iyidir. Her kötü duygu iyidir aslında. Eğer ki onu iyiye dönüştürebiliyor isek. İnsan ancak bu kötü duyguların varlığını kabul eder ve bunları nasıl aşacağı üzerinde kafa patlatırsa kötü duygulardan arınabilir ve daha da iyisi kendini kötü hissetmekten kurtulur. Hayat kısa ve olabildiğince güzel yaşamak hepimizin hakkı. Bunun için insan kendini bilmeli ve kendine hükmetmelidir.

 

Yaratıcılıkta kıskançlığın en büyük düşmanlarındandır! Kendi markanı yaratmak istiyorsan bu içerikte kişisel markanı nasıl yaratabileceğini ele alıyoruz!

Bilinç, bilgi ve birlik ile

Ben Ogün Bence bu blogu açarak güzel bir hareket yaptım. Okumayı ve yazmayı oldum olası sevmişimdir. Artık ailem mi kazandırdı okulda mı kazandım bilmiyorum ama çocukken öncelikle okuma olayı hoşuma giderdi. İlkokulda Harry Potter ve benzerleri gibi romanlar okurken lisede romandan ziyade nasıl kendimi geliştiririm gibi kitaplar okumaya başladım.

Bir cevap bırakın:

Your email address will not be published.

Site Footer